Öykülük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Öykülük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Haziran 2014 Perşembe

Poseidon

Annem Rheıa Babam Kronostur benim. Babam bize kötü davrandığında doğacak olan diğer kardeşlerim tek gözlü Kyklopları annemin karnına geri tıkmış ve annemin acı çekmesini sağlamış. Bende diğer yedi kardeşlerimle babamı yok ederek Olympos tanrılarını kurduk. Bana düşense Denizler, Depremler ve Atların tanrısı olmak. Kardeşim Zeus başa geçti. O da Yıldırım tanrısıdır mesela.


İlk Eşim Amphirite. Amphirite de denizin diblerinin tanrıçası. Benden hiç uzaklaşamaz anlayacağın. Gözüm sürekli üzerinde olur. Ve Amphiritten olma oğlum Amykos. Ona da Bebyrklerin diyarını verip kral yapmışlığım vardır. Diğer oğlum Kynos. Truva savaşında Yarım yamalak tanrı olan Aşil öldürdü onu. Ben de onu biraz daha yaşasın diye kuğuya çevirdim. Arada göç ederken bana uğrar sürekli.

Medusa ile ilk ilişkim Athena tapınağında başladı. Medusa benim olmadan önce bakire bir kızdı. Benimle birlikte olunca bakireliği kalmadı tabi. Benim cazibeme dayanamadı da ... Tabi bunu duyan Athena çok kızdı ikimize de. Athena çok kıskanç bir kadın. Dünyada kendisinden başka güzel olmaması için elinden geleni yapıyor. Medusa bence ondan daha güzeldi ama bunu hiçbir zaman söyleyemedim ona ben. Sevgili kardeşim Zeus beni ispiyonlamasaydı Athenaya şimdi Medusayla çok güzel giden bir hayatım olabilirdi. sonra Medusayı lanetledi. Ona kim bakarsa baksın taşa çevireceği gözler verdi. Saçlarını ise yılanlardan yaptı. Her ne kadar bu laneti yenmeye çalışsam da bi türlü yenemedim. Bir gün Perseus Medusanın kafasını koparınca Oğullarım doğdu. Pegasus ve Chrsyar. Pegasus bildiğin kanatlı at işte. Benim oğlum. Athena bunu öğrenince onu bir krala vermiş. Onunla çok iyi arkadaş oldular şimdi. Çok kötü bir canavarı alt ettiler mesela. Ama sonra ne oldu biliyor musun. Bu kral dediğimiz kişi o kadar kibirlenmiş ki benim yerim olymposta demiş. Olymposa gelirken Zeus Pegasusa bi at sineği gönderdi de sinek Pegasusu ısırınca bu kralda sırtından düştü. Sonra Pegasus tek başına Olymposa geldi. Zeusta ona iş verdi. 

Chrsyarı da Athena çok iyi bir savaşçı olacak diye kendisine köle yaptı. Eşşek gibi çalışıyor. 

Ben mi?
Benim borum denizlerde ötüyor sadece. İstersem muhteşem dalgalar yaratabilirim. İstersem depremler oluşturabilirim. İstersem suya da yön verebilirim. Oğullarım ve kızlarım bu görevleri zaten yapabiliyorlar. 

Adalarda benim eserim. Karaya çıktığım zamanlarda yatay şekilde taş atılır ya hani. O şekilde attığım taşlardan yaptım onları. Güzel olmuş değil mi? Bazılarını sonra yok ettim ama mesela atlantisi. Çok şımarmışlardı. Bi depremle yok ettim onları mesela. Tabi bunu yaparken Okeanosun yardımını aldım. 

Evim eğriboz adasında altın yeleli ve tunç toynaklı atlarımla beraber kaldığım denizin dibindeki mercanlardan ve değerli taşlardan yapılma denizin dibindeki saraydır.Her ne kadar burda yaşıyor olsam da olymposta bir sandalyem mutlaka vardır. Babamı yok ederken kardeşlerim Hades ve Zeusa yardım etmemin bedeli olarak bana verilen sandalye ve söz hakkı.

Ben Poseidon. Denizlerin, Depremlerin ve Atların Ölümsüz tanrısı.

30 Mayıs 2014 Cuma

Yarım

Tuz bir asitle bir bazın tepkimesiyle oluşan maddelerin genel adıdır. Asit ve baz nötrleşirken tuz ve su ortaya çıkar.
Su ise bu hayatın özüdür. Yaşam denilen şey su olmadan var olamaz.


Acı çekmek ise var olmanın bir sancısıydı. Su nasıl var olmak için olmazsa olmazlardansa, acı çekmek de var olmanın kaçınılmaz sonucuydu.

Tuzun, suyun ve acının bileşkesi ise gözyaşı diye düşündü. Varoluşun çocuğu acaba gözyaşları mıydı?
Deniz de acaba tanrıların gözyaşlarıyla oluşmuş ve dünyadaki yaşamın, varoluşun başlangıcı mıydı?
Bütün bu ironiler, ilişkiler basit bir tesadüf müydü, yoksa bunları düşünmese aslında ortada ne bir bağlantı ne de bir tezat olmayacak mıydı? Bu mümkün müydü, hiç bir şeyi düşünmeyebilmek?

Tam olarak bunları düşünüyordu misinası başparmağını titretmeye başladığında. Tamamdır balığı yakaladım diye acele edip misinayı hemen çekmek için de fazla tecrübeliydi. Birden kafasındaki bütün düşünceler buharlaştı, artık bütün dikkati elindeki misinadaydı. Balık sadece O'nu denemişti, gövdesiyle yeme sürünerek geçmiş, biraz titreşim yapmış, sonucu beklemişti. Aralarında elli metre kadar dikine bir mesafe olan ve birbirini deneyen iki canlı. Ama bu sefer durumun kokuşmuş romantikliğini düşünmedi , sadece ve sadece misinaya konsantre olmuştu. Zeki bir balık olduğuna göre güzeldir de diye düşündü kadınlar aklına gelerek, dudaklarının kenarlarında hafif bir gülümseme yayıldı. Titreme bitmesine rağmen biliyordu balığın orada olduğunu. Beklemeye devam etti, ki zaten başka bir seçeneği yoktu. Deniz, tekne, dalgalar, Veli kaptan ve hatta belki de zaman dondu bir anda misinası aşağıya doğru kuvvetlice çekildiğinde. Eliyle hızlıca vurdurdu misinayı, iğneyi balığa sapladığını hissetti ve hiç ara vermeden yukarı doğru çekmeye başladı, bir boşluk bir tereddüt bile balığın kaçmasına sebep olabilirdi. 

Balığın ağırlığını hissetmişti, gelişine bakılısa bu bir çupraydı.
Balık ; çenesine kocaman bir iğne girmesine rağmen zekasından hiç bir şey kaybetmemiş, hızlıca yukarıya yüzerek oltanın boş gibi hissedilmesini ve çeken kişinin acaba kaçırdım mı diye bir anlık tereddüt etmesini ve duraklayacağı anı kolluyordu. Bunu çok iyi biliyordu misinayı çekerken, ama bunu balığın nereden bildiğini bilmiyordu. Bir balık daha önce yakalanmadıysa bunu nasıl tecrübe edebilirdi ki? Yakalandıysa da denizde ne işi vardı o balığın?

Bu düşüncelerin arasından Veli kaptanın rakı ile terbiye edilmiş kalın sesiyle sıyrıldı.

“De gidi Erkut deeee, len balığı çeksene ne düşünüyon sen öyle. Gerçi çekme gari sen balık malık kalmadı onun ucunda, seni mi beklicek o kuzu? Vire süzülüp durun sen günlerdir, hiç hayır değil buu”

İçgüdü diye hayıflandı Erkut. Beni mi bekleyecek balık?

-------------0-----------0-----------0--------------0------------
Kum;
Hala keskin, hala acımasız, hala sert. “Bildiğin kum işte, ne var” diye geçirilemiyecek kadar aristokrat, ama hikayelere konu olamayacak kadar lümpen. Tam kararında bir kum, sanki biri kumu yaratmak için kumu yaratmış. Bunu bir yere not almak gerek.


Rüzgar;
Bu mevsimde bu kadar hüzünlü esmez ki, bir iş var bunda…….

 

Deniz;
Rüzgara uymuş o da. Ne kadar önemli ve yüce olduğunun farkında. Güzel bir kadın kadar nazlı ve uçarı. Poseidon, Kronos’un evladı, Zeus’un kardeşi, kendi kızına aşık olmasının yükünü bile arındırabilmiş kutsal su, yüce denizde. Dilinden anlamazsanız canınızı yakacağı çok belli, ve gene bunu yapacak gibi duruyor. Eminim yapacak, temkinli olmak gerek.

 

Sesler;
Bir çok ses var. Biraz daha dikkatli dinlemek gerek, ayırabilecek yetiye sahipsin bütün sesleri. Dalgaların sesini, rüzgarın sesini çıkar. Geriye kalan ses tanıdık mı? Bir çocuk kahkası. Dünyada her insanın tanıyabileceği bir ses. Düşük genlikte bile olsa, dalga boyunun da düşük olmasından dolayı iyi yayılır çocuk sesi, uzaktan duyulabilir. Büyüdükçe öyle kahkaha atamaz insan. Ama suç genlikte değil, hayat mı kısıyor insanın sesini ne? Şu anda duyduğun kahkahaların sahibini görebiliyor musun? Ayaklarını denize sokmuş bir kız, tanıdık mı? Elbette tanıdık. Git ona. Daha fazla yaklaş. İçinin huzurla mı dolması gerekiyordu şu anda, neden huzurlusun, biraz zorlama gibi gelmedi mi sana da bu huzur? Bir gariplik var.

 

Mutluluk (tez);
Çok yakınında mutluluğunun kaynağı, bir an önce yanına gitmelisin. Adımlarını hızlandır, kum nasıl olsa tanıdık sana izin verir. Kumda yürümenin basit ritüelini gerçekleştir sadece, omuzlarını ve başını biraz öne at, bacaklarını bütün gücünle çalıştır, ellerini de sırayla sallamayı ihmal etme, bacaklarınla eşit hızda, az kaldı, sese yaklaşıyorsun.

 

Acı (antitez):
O çığlık???
Omiriliğini titreten ve içine kusma hissi veren o çığlık?? Çok yaklaşmış olman gerekmiyor mu denize ve kıza? Şimdi çığlığı duydun ve durdu her şey. Deniz nasıl durabilir, kum nasıl durabilir? Çığlık nasıl havada asılı kalabilir? Kimse yok etrafta senden başka. Neden her şey tanıdık? Bir şeyler ters gidiyor, müdahale etmen gerek, ama neye ve kime? Hiç bir şey yok ki. Gri deniz durmuş sana bakıyor. Konuşabilse belki bir kaç kelime kusacak acıyacak haline. Artık panik olabilirsin çıktı her şey kontrolünden. Kız yok, ve o olmayınca sanki diğer her şeyin anlamı da değişti, bozuldu.

 

Çaresizlik(sentez);
Yok, hiç bir yerde yok.Yapılabilecek ne kaldı ki, ağlamaktan başka? Bırak gözyaşların aksın. Gözyaşı üzerine düşünmüş müydün daha önce? çok tanıdık geldi. Ama neden bütün herşey değil de gözyaşları çok gerçek geliyor sana? Yanağının ıslanması dışında sanki hiç bir şey doğru ve yerinde değil gibi. Sonuç mu çıkaracaksın? Hayır saçmalama, çıkaramazsın, daha önemli şeyler var şimdi. Uyanmayı denesen?

 

Uyanmak mı?
Uyanmak???

28 Mayıs 2014 Çarşamba

Deli

Ben istemez miydim öyle huzurlu olmayı ama tabiatım o değil. “Hoşçakalın.” der noktayı koyarım ama siz benseniz, boşluktaki yankısını dinlersiniz o noktanın. Mektup çoktan bitmiş, nokta konulmuştur ama noktanın altındaki boşluk, koca evrene dönüşüp, yapayalnız tehditkar bir suskunlukla kalp kalp atmaktadır. Dayanamaz, Hoşçakalın’ın sonundaki noktaya yan yan bakarak, “vaktinde ulaşmış olmanıza da çok sevindim.” diye eklersiniz, o koskoca evrendeki farazi uzaylılara karşı boş boş. Endişe devam ediyorsa, “dediğim gibi, en kısa sürede görüşmek dileğiyle…” diyerek üç noktanın bir kalabalık, bir yandaşlık, bir kader ortaklığı yaratmasını dilersiniz.

Yazarken böyle ama konuşmak hepten içinden çıkılmaz bir darboğazdır benim için. Klişeleşmemiş çok az sohbet kaldığı ve yeni konular açmaya ve katılmaya çok üşendiğim için genellikle susarım. Beni eve bırakın, bir köşede günlerce oyalanırım. Bazı şeyleri uzun ve detaylı düşünürken bulurum kendimi: Mesela, yabancı filmlerde, işten ayrılan şahıs özel eşyalarını koymak için mukavva kutuyu nereden edinmiş olabilir, gibi. Biz burada bakkala sorarız, vermez. (Pisliğine tabi.) Markette ki kız bilmiş bilmiş, “mal sevkiyatımız çarşamba günleridir, o zaman uğrayın,” der. Hayret, hiç ummazsınız ama eczacıdan çıkar kutu. Siz, çok değerli olduğunu ihtiyacınız olan o gün idrak ettiğiniz mukavva kutu için yalaka bir gülümseme ile bin bir teşekkür ederek arka arka kapıya giderken, o, telefonla konuşmakta ve sizi çabuk bir el hareketi ile sepetlemeye uğraşmaktadır. Şanslıysanız o da. Genellikle eczacı da size yardım etmez, eğer kötü bir telefon görüşmesi yapıyorsa. Zaten işten çıkmışsınızdır, zaten tuhaf, normal olmayan bir adrenalin salgılamaktadır bedeniniz. Zihniniz de sürekli ertelemektedir, durumu idrak etmeyi. Son gurur kırpıntılarınızı da o yırtık plastik poşetlere yüklemiş, terk edersiniz limanı.

Ya da alnım çatılmış, kendi kendime, nedir şu çiftlere karşı sallanan, konuşmalısınız! emri? diye kafa yorarım. Şart mıdır? Birbirini çok iyi tanıyan ve özellikle arkadaş&karı-koca olan ilişkilerde şu bu konu hakkında ciddi ciddi konuşma yapmak, rol kesmeye denk, değil midir? Ne derseniz deyin seyirciye ( ilişkilerde konuşmak önemlidir, lafını yumurtlayan cosmopolitan ilişki başöğretmenleri topluluğu seyircisi) kendini beğendirme, ondan onay alma arzusu dikkati çekmez mi? Çeker.

Ben, kocaman evin küçücük köşesinde düşünür… düşünürüm.. Dünya döner…. döner…..döner...

Mario

kendimi süper mario gibi hissediyorum, çocukken bu oyunu çok oynardım ataride, kafasını priketlere vura vura puan toplardı "gluk" diye bir ses çıkardı, prenses denen zilliyi kurtarmak için canla başla çalıştırırdım onu,dağları tepeleri yeraltını kapluımbağaları timsahları aşardık onla, ama ben sonra sıkılırdım... bunun habire kafasını bi yerlere vururdum, sonra sürekli öldürmek için uğraşırdım bile bile kaplumbağa gelsinde bıyıklı amcaya vursun diye zevkle heycanla beklerdim...pislik yapardım mario'ya..Özür dilerim Mario :'( pişmanım...

 ve hiç o zilli prensesi kurataramadık,o bana güvendi ama ben onu kullandım :(Şuanda kendimi mario'nun durumunda gibi görüyorum... Yukardan birilerinin bana karşı garezi var buna eminim,önceki hayatımda kesinlikle; pislik, dolandırıcı, günahkar tipin biriydim, reva mı yoksa bu ağza bal sürüp çekilen hayat...Ne zaman herşey yoluna girse, "haaa tamam, herşey güzel gidiyor" desem, hoop yukardan bir kudret anında bütün yapbozum toz duman oluyor...

Şimdi ayy iyi düşün şükret falan gibi klasik cümleler kullanacaksınız ama polyanna denen sümüklü kızdan bile daha salak biriydim ben ...ne olursa olsun 28 dişimi göstere göstere "nolcak yaaaa nefes alıyorum yaa" diyordum..Eee elime ne geçti hala aynı, kesinlikle ben bu işte bir garez seziyorum,biri prensimi bulmamı istemiyor...benim kafamı taşlara vura vura eğleniyor,uyduruk pis suratlı kaplumbağaların karşısında elimi kolumu bağlıyor 5. bölüme kadar gönderip orda bütün canlarımı öldürüyor herşeye sürekli baştan başlatıyor.. Mario benden fecii bir intikam alıyor :'(

Şoför

araca binenleri takip etmekten gina geldi. Artik araca binenden para almamaya calişiyorum ki hepsi ayni yerde inecek zaten. 30 yaşindayim ve elimdeki tek birikimim bu arac. Ona bi isimde buldum. Gulizar. Benim sevgili 90lardan kalma modern caga ayak uydurmuş otobusum gulizar.  Arkasina hataliysam ara yazdirip altinada kooperatifin numarasini yazdirdim. Hatam olursa filan orayi arasinlar ben ugrasamayacagim.
Bu sezon surekli rus ve alman turistlerle dolu. Yerli turist neredeyse kalmadi, parmakla sayilacak kadar az. Genelde rus turistler dolar olarak odeme yapiyorlar. Arabaya bindiklerinde Turkce " yolculuk kac para " dediklerinde ben de rusca " diva dolar " diyorum. Hoşlarina gidiyor onlarin. Hele milliyetci kesim gelince ben de " burasi Turkiye kardeşim beş tl " diyorum odeşiyoruz. Onlarda beni sempatik saniyolar ellaaam. Alman turistler olunca işler degişiyo ben de. yaşlisindan gencine. Bi cambazlik yapmadigim kaliyo onlarla anlaşabilmek icin. Ama allahtan aralarinda ingilizce bilen cikiyo da anlaşabiliyoruz.

Gecen ayin 8inde ikinci kez evlendim. Eşim burali. Yirmi yildir burada yaşiyorlar. Ayni zamanda benim cocukluk ve ilkokul arkadaşim. Taaa o zamanlardan beri seviyordum onuda işte kismet bu zamanaymiş. İlk eşim Norvecli. Hala goruşurum kendisiyle. İki tane dunyalar guzeli kizim var. Norveçteler şimdi onlar. Kayınpeder istemedi beni Norveçe bende gidemedim.

Sanatçılardan Ferdi Tayfur, Aktirstlerden Türkan Şoray , Aktörlerden Kadir İnanır favorimdir. Çiçeklerden Mor Menekşeyi severim. Mor Menekşe bana hayatı anlatıyor. Yaşam dolu olduğumu hissettiriyor.

23 Mayıs 2014 Cuma

Konser

Hey önce şunda bi anlaşalım. Ben şarkıcı falan değilim. Şarkıcı falanı bırak benden şarkıcı olmaz bu karga gibi gaklayan sesimle. Ondan sonra deme bir daha "Türk müziği nerelere gidiyor" diye. Türk müziğinin bi yere gittiği yok. Yerinde saymaya devam ediyor. Sadece girdiğimiz stüdyoda bir demo yaptık o kadar. Karga olan sesimi kıskandıysan da o senin bileceğin iş. Ben sana diyor muyum ki "Türkiye de bir numara olacağım herkes heryerde beni dinleyecek" diye. Zaten sınırlı bir çevrem var. Bırakta bi zahmet onlara dinleteyim iki kakara kikiri yapalım dimi ama? Şimdi anlaştık mı? Tamam  güzel...

İlk albümüm çıktığında heyecanım son doruktaydı. Aslında albüm bile değildi çıkan albümüm. Sadece bir iki demo. O da "Celtic müzik the voice" söylemiştim. 96 yılı eurovision şarkı yarışması birincisi. Toto'dan söyleseydim çok daha iyi olurdu sanki " Lan Çantamı Getireeee" . Tabi bu Türkçe versionu.... Sen onu dinleme. 

Albüm patlama yaptığında müzik yönetmenime ilk söylediğim şey " Beni siz yarattınız teşekür ederim" dedikten sonra hızla kaçmıştım. Konserler, imza günleri,  programlar, aranjeler, castingler... Kaçıp kaybolmak. İnsanlara bi görünüp bi yok olmak istedim de olmadı tabi zamanında. 

Hangi şarkıcı konser gününde tuvalete gidip " ya birazdan konserim var, ilk ben girsem" diye sıra ister, hangi şarkıcı midesini bozacağını bile bile bir hayranının getirdiği şalgam suyunu içip "Oh beee" dedikten sonra konserde altına kaçırır, hangi şarkıcı " aaa buranın kebabı da güzelmiş" diyerek 5 tane üst üste acılı adana yiyip sesinin rengini bozar. 

Fazla uzaklaşma etrafta bulamazsın hemen burdayım ben.

Konser günü gelip çattığında Rumeli hisarına gittik. Hisara giderken konsere daha var diyerek Kız kulesinde oturup biraz çekirdek çitledik. etrafta sevgililer var. Ve beni tanımıyorlar. Ohh diyip şükrediyorum. Doksanların havası. Herkes bi ünlü olma peşinde. Ünlüyle fotoğraf çektirtme peşinde. Ama benim daha ilk konserim. Ve heyecanım dorukta. O yüzden Kız kulesine gelip oturup biraz çekirdek çitleyelim dedik. Bi ara saate baktım. Konserin başlamasına yirmi dakika var. Arkadaşlara hadi gidelim dedim. 

Lan! Satıldım. Arkadaş dediğim herifler beni unutmuşlar burda. Zar zor kendimi aldırdım ordan. Gittik konserin olacağı yere. Heyecandan öleceğim ama. yüzlerce insan gelmiş. Hatta yüzlerce  değil, binlerce insan burda beni dinlemeye  gelmiş. Lan yanlışlkla kendi konserime izleyici olarak mı geldim diye düşündüm. Menajerim sürekli telefonla beni arıyor. "Nerde kaldın" diye. Telefonu açamıyorum da o kalabalığı gördükte. Bir kişi beni tanısa bittiğim andır orda.Pankartlarda benim ismim, benim şarkı sözlerim, resimlerim var. Harala gürele çıktım olduğum yerden kulise geçtim. 

O anda bir anons geldi. " Sizlerden çok özür diliyoruz. Konser iptal olmuştur." Neeeeeee!!!! Nasıl yani konser iptal olur. neden iptal olur konser. Burdayım ben burdaaa.. Konser iptal olamaz. Çıkıcam şarkımı söylicem. Halkın arasına girip ellerini tutup yanak yanağa fotolarımız çekilecek. Orada bulunan insanları sakinleştirmek için bende çıktım ortaya. Bari sahneye çıksın yüzünü görelim dediklerinde. Ben hali hazırda burdayım ben burdayım diye bağırdım. Sonra sakinleştirmeye çalıştık milleti.

Beni ordan çıkardılar. AArka kapından çıkarmaya çalışıyorlardı. Anonsları dinliyorum ben de. "Çocuk vazgeçti, konser yapılmayacak, kusura bakmayın". Lan nasıl vazgeçtim. Ben vazgeçmedim. Neden vazgeçeyim. Çıktım sahneye güzel. Repertuarımda kaç tane şarkı varsa söyledim. O yetmedi istek şarkı aldım da milletin gözüne girdim.