11 Haziran 2017 Pazar

5 Haziran 2017 Pazartesi

Eski bir dost

Dua ile sukut ile can ile canan ile sana olan bağım sen istediğin sürece kopmayacak bunu bilesin. Her ne kadar seni aramasam da sormadam da çevreden gelen bir iki haberle senden haber alıyor olmuş olsam bile bu bana mutluluk veriyor. 


Seneyi tam olarak hatırlamıyorum. Sırf seninle buluşabilmek için İstanbulun en uzak yerinden Pendikten trene atlayıp Eminönüne kadar gelmiştim. Eminönünde buluşup Süleymaniye camiisinin yanındaki lale çay bahçesinde oturmuş sohbet ederken bulmuştuk kendimizi. Seni ve beni. 3 saatlik yoldan gelmeme fazlasıyla değmişti. Sohbetin , güleryüzlülüğün , hakikatin ve aşkın. 


Devinimlerimin olduğunu bile bile , eşcinselliğimden korkmayan sayılı kişiler arasında yerini almıştın çoktan. Beni sana bağlayanın ne olduğu hakkında bir fikrim yok. Açıkçası arada bir fikir geliyor olsa da bertaraf etmekten geri kalmıyorum. Çünkü bunu sana karşı bir silah olarak kullanacağım. İleride devinimlerime yön verecek olanın bu duygunun olmamasını istediğimdendir. 


Lale çay bahçesinde içtiğimiz çayın tadını sayende unutamasam da , aynı günün akşamında hiç bilmediğim daha önce adını bile duymadığım ve istanbulun neresi olabileceği hakkında bir fikrimin olmadığı bir yere gittik seninle. Sanıyorum bayrampaşa ya da gaziosmanpaşa taraflarıydı. Evin oradaydı.  Kar şiirini o zamanlar ilk daha yeni yazmıştın. "Kar gibi olmalı insan" diye başlıyordu. Bu cümle o kadar içimde kaldı ki. Ne demek istediğini daha sonra anladım. 


Evinde otururken , kendi evime gitmek gibi bir lüksüm yoktu. Korkmuyordum. Güveniyordum sana. O gece , bana sarıldığında. Beni kucakladığında. Bana merhametini gösterdiğinde içimdeki "uzakta kalmış baba " sendromunu sen de görmek istemeyip ağlatmıştın. Sana ne demeliydim bu saatten sonra bilmiyorum. Abi, baba , amca, uzak akraba.. bir tanım bulamadım. Sana siz demekten başka bir şey diyemedim.


Sabah uyandığımda senin odanda yatarken kendimi Kazım Koyuncunun gidiyorum şarkısını dinlerken buldum. Gece, bütün gece sanki onu dinlemişim gibi. İlk defa duyduğum şarkıyı sabah tekrarlamaya başladım. 


Çok değişiktin. Herşey doğal görünümdeydi. İtiraz etme hakkım yoktu. Kızamıyordum. Bağıramıyordum. Şaşkınlığım tavan yapmış bir şekilde etrafımdan senin hakkında duyduğum alalade cümlelerin aksine bambaşka bir insandın. O gün eve yine gitmedim. Seninle rehberlik merkezine gitmiştim. Seni tanımak seni bilmek için. Neler yaptığını neler yiyip içtiğini bilmek görmek istedim. Odanda bir sandalyeye oturup bütün gün gelen gideni izledim. Herkes sana saygı duyuyor. Herkes seni seviyor. Herkes sana birşeyler soruyor. Sense bilgisayar başında birşeylerle meşgulken bozulan bilgisayarını düzeltmeyle uğraşıyordun. Bana söylediğinde ben de yapamadım. Ama o kadar candan istemiştim ki. İşte işi düştü kendimi gösterme zamanı diyerek hararetli bir şekilde gidip baktım. Ama ne yazık ki bilgisayarın neyi olduğunu ben de anlamamıştım. 


O gün , arkadaşlarınla bayrampaşa da bir parkta akşam mangal yaktıkları yere gitmiştik. Ben sessiz sedasız bi köşeye oturmuştum. Tek tanıdığım sendin ama seni de serbest bırakmıştım arkadaşlarınla konuş diye. Ben otururken arada bana sesleniyordun , et yemeyi pek sevmediğimden sürekli o kokudan uzak kalmak istediğimden olsa gerek sadece sana gülümseyip senin hareketlerini izliyordum. Ne kadar doğal, içten, müptezel bir insan olabileceğini. Etrafımdaki arkadaş dediğim insanların tek düşüncelerinin erkek gördüğünde apış aralarını düşünmesi o an benim ben bunları hak edecek ne yaptım da H.K. gibi birisini bana gönderdin Allahım demek geliyordu içimden . 


Sana bakıyorum , ama seni bi köşeye koyamıyorum. Kategorize edemiyorum. Sevgili desem, yok bu çok abartı olur. Arkadaş desem daha dur nereye diyorum. Abi desem hiç alakasız. Öğretmen desem orda biraz bekle. Senin öğretmen kimliğinin bana geçmesini istemediğimden bunu yapıyorum. Baya zorluyorum kendimi. Bana birşey öğreteceksen bunu öğretmen olduğun için değil öğretmen istediğin için öğretmen gerektiğini düşünüyorum. 


O akşam da sen de kaldım. Ertesi sabah döndüm eve. 


Akşamında seni aradığımda Edirneye gidiyordun. Ben gidiyor diye üzülürken sen "gel" dedin. Hiç düşünmeden kendimi esenler otogarında edirne arabasına binmiş edirneye yola giderken buldum. Edirneye hayatımda hiç gitmemiştim. İlk defa senin sayende hem Edirneye gittim , hem de Edirne ciğer kavurması yemiştim. Kendimi sorgulamama bile fırsat vermiyordun. Sürekli senin benimle ilgilenmen çok hoşuma gidiyordu. Aradığım mutluluk , aradığım özgüvenin hepsi sen de vardı. Açıkçası benim de seni bırakmak gibi bir düşüncem yoktu. 


İstanbula döndüm. Sana bir hediye hazırlamak istedim. Bir hediye vermek istedim. h......k.....com un bütün haklarını 1 yıllığına üzerine alarak web siteni yapmak istedim. Elime yüzüme bulaştı orası ayrı. İlk logonu da ben yapmıştım. Sana hediye olarak. Sonra haklarımdan düştüm. Websitesini senin adına senin tanıdığın birisine verdim. Şu an ismi aklıma gelmedi. Bu galiba seninle yaşadığım benim sana verdiğim ilk ve son hediyemdi. 


Bana seni sorsalar. Aklıma gelen o kadar uyuz ve sinir bozucu cümle varsa hepsini birleştirir "aha bu H.K." derim. Bunların hepsi sana olan aşkımdan , seni kıskandığımdan çıkar onlara karşı. Seni övmeyi istemem. İnsanın seni yaşaması gerek. Ki sen en iyilerine en güzellerine layıksın. 


İyi ki varsın. 

2 Haziran 2017 Cuma

Hatam nerde?

Bir abim var. Emin olduğum tek şey onu sevdiğim . Hem de fazla aşırı güvenle onu çok sevdiğim gerçeği. Bu kimsenin beni sorgulaması gerektiği anlamını taşımıyor. O z derken ben daha yeni yeni a'yı anlıyorum. Ve bu konuda acaip bi şekilde kendimi suçluyorum. Onun üzülmesi ve kızmasını istemiyorum fakat bir şekilde nasıl oluyorsa sinir ve stres tavan yapıyor. Onun yanında olmak isterken , nabza göre şerbet vermeyi isterken ben o bana habire bir fırça atma , kızma durumuna giriyor. Bu da beni üzüyor. Kendime fırça atıldığı için değil , onun kızması beni üzüyor.